Bir Yerde

Başka bir yerlerde yaşıyormuşuz, memlekete dönmemiz gerek

31 Temmuz 2008 Perşembe

Bakış Açısı



Nereden baktığınız önemlidir
Eğer olayları bugün popüler medyadan takip ediyorsanız, tek bir bakış açısına sahipsiniz demektir.

8 Nisan 2008 Salı

Eski bir fotoğraf


1937 yılı ortalarında Üsküdar’dan denize mayolarımızla girdiğimiz günlerdeki kadar güzel bir Türkiye, evet sadece o kadar bile olsa yeter. Korkarım bu fotoğraftan seksen yıl sonra bu fotoğraftaki mutluluğu sadece dünyanın karanlık tarafında yaşayanlar farkediyor, diğerleri, o aydınlık yarım kürede yaşayanlar, zaten daha mutlu, bu karanlık taraftaki dünya iyiye gitmiyor ... biz ne zaman aydınlık dünyadan koptuk, kim kopardı ve daha önemlisi nasıl geri döneceğiz o güzel günlere?

16 Şubat 2008 Cumartesi

Biber Gazı

Geçtiğimiz hafta İstanbul'daydım. Taksi ile yolculuk yaparken, şöförün dinlediği radyoya kulak kesildim; aşırı muhafazakar, kendinden emin, kimseyi suçlamayan ama hedefi belirgin olarak gösteren, tok bir ses türbanın serbest bırakılmasını kimlerin istemediğinden bahsediyordu.

Rahatsız olmama karşın, şöröre radyoyu kapattırmadım.

Dikkatimi taksi şöförünün aracında "biber gazı" satıyor olması çekti. Hatta biber gazı satış noktası yazılı bir yazı ile 12 YTL olduğunu belirttiği bir kağıt üzerine numue biber gazı kutusu konulmuştu. Arabanın viraj alışı sırasında veya yoldaki çukurlara girdiğinde düşmemesi için bu numune gayet profesyonelce arabanın göstergelerinin yanındaki bir alana tutturulmuştu. Bu kadar profesyonel bir satış ortamı oluşturulunca ve radyoyu ısrarla dinleyen bir karşıt görüşle de karşılaşınca sormak istedim. Öğrendim ki, bu biber gazından günde beş altı adet satıyormuş, bu satış işini bir yıla yakın bir süredir yapıyormuş. Yine sordum; "neden gereksinim oluyordu, biber gazına". Cevabı "çok fazla saldırganın türemesi" şeklinde oldu. İstediğim yere gelmişti, bu muhafazakar arkadaş (üstelik taksi şöförü olunca, çok konuşmaya meraklı olacağına emin olarak) bana yeni bilgiler verebilirdi; sordum; "ne süreden beri saldırganlar türemişti" ... cevap biraz düşünüldükten sonra "on yıl gibi, ama her yıl olay artıyor" şeklinde geldi. Demek ki, desteklediğini, müşterilerine aynı görüşleri dile getiren radyoyu dinleterek gösteren bu iktidar yanlısı şöför arkadaşım aynı iktidar döneminde saldırganların artmış olduğunu söylüyordu.

Saldırıların altında yatanın doğudan İstanbul'a olan göç olduğunu söyledi, göç eden insanların işsiz kaldıklarını, çalarak, çırparak yaşamaya çalıştıklarını söyledi. Hiç güneydoğu illerini ziyaret edip etmediğimi sordu, geçen yıl gittiğimi söyledim. Oraların insanı fakirdi, onlara aş verilmeliydi, o zaman buraya gelmezlerdi, saldırılar artmazdı. Ben istihdam yaratmanın ve eğitimin de önemli olduğunu ekledim, katılmadı bu görüşüme, ona göre oradaki köylüden daha az bilen öğretmene gerek yoktu. Neden öğretmenleri bilgisiz bulduğunu ve işsizliği aş vererek nasıl durduracağımızı sorgulayacak aşamaya gelmiştim ki, herşeyin düzeleceğini söyleyiverdi.

Düzelmesi için neler yapıldığını, az önce radyodaki tok sesli adamın bahsettiği türban konusunun açılmasının buna yardımcı olması olasılığının olup olmadığını sordum, madem son on yıldır artarak kötüleşiyordu durum ve bu on yılın beş altı yılında gururla müşterilerine dinlettiği zihniyet işin başındaydı, eksik olan neydi acaba.

Yoksa eğitim ve iş sağlamak işine mi gelmiyordu, iktidarların.

Ya da aş sağlayarak kendilerine asalaklar gibi bağlı cahil kitleler oluşturmak
sonra bunlardan bazılarını göndererek şehirlerde saldırganlık yapabilmeleri,
böylelikle asıl sorunu daha çok eğitim almış olanların görmesini engellemek için bir suni perde oluşturmak,
sonra biber gazı satarken kendilerini savunacak müridler ile yeni pazarlar yeni olanaklar ile
asalaklara aş sağlayacak sistemlere bağışlar toplamak, amaç olmasındı sakın?

Taksiden inerken biliyordum; bir çoğunluk vardı ülkemizde:
Cahil ve böyle kalmayı tercih eden
Çalışıp, üretmek ve kazanmak yerine aş önüne bırakılsın isteyen
Saldırganın kendisine karşı, ama saldırganı besleyene saygılı
Körü körüne mürid olmaya meraklı, bugününü geçtim, geçmişini anlamaktan aciz
ve nereden nasıl geleceğini bilmediği ama vaadedildiği için emin olduğu geleceği bekleyen
zavallı, asalak bir çoğunluk

Türban ve Cinsellik


Son günlerde bir kaç değişik yerden posta kutuma düşen bir fotoğrafı bu sefer arkadaşım bir yorum yaparak göndermiş.

Diyor ki : "Ne hallere düstük...İki genc insanin sevişmek istemesinden dogal ne olabilir? Ama gel de bu gergin ortamda, hem türban tak, hem ortada seviş; olmuyor işte. Bu durumda, sizce, bu türbanli kiza haksizlik yapiliyor mu acaba? ne dersiniz?"

Yorumu üzerinde düşününce aklıma gelenleri yazmadan geçemedim.

İki genç insanın sevişmek istemesi doğal

Herhangi bir insanın inanç sistemine göre giyinmesi doğal,

Bir inanç sisteminin, kapanmayı öğütlerken uluorta sevişmeyi hoşgörmesinin mümkün olmadığını düşünmek daha da doğal


Doğal olmayan şey iki modern insanın kendi beyinlerini, kalplerini dinleyerek sevişmek isterken, başkalarının “varlığı sorgulanabilir” beyin ve kalplerinin dikte ettiği, modern dünya ile ilgisi olmayan giyiniş tarzını normal saymaları, bu şekilde giyinmeleri


Normal düzeyde zekaya sahip bir insan nasıl olur da hem gizlenmeden sevişir, hem de saçlarını gizleyerek diğerlerini tahrik etmediğini düşünebilir?


Anlıyorum ki cinsel dürtülerimiz zaman içinde değişmiş, gelişmiş.


Yaşanan çarpışıklık daha da artabilir mi? İnanç sisteminin dikte edicileri, önce mini etekle gezenlere, sonra etekle gezenlere, ardından başı açık gezenlere, sonra çarşafsız gezenlere ve nihayet sokağa çıkanlara baskı uygulayacaklar. Bu sevgili iki genç ise bir kaç yıl sonra çocuklarına “parklarda öpüşmenin” yanlış olduğunu anlatacaklar.


Son 1500 yıldır değişmeyen, yobazların bağnazca dikte ettikleri.


Bu düşünce yapısı ile nereye gidiliyor sorusunun cevabı olabildiğince açık ... asıl soru azınlıkların buna karşı durup duramayacağı; çağdışı inanç sisteminin, çağdaş düşünce ile bağdaşmayan bu baskılarına boyun mu eğecekler, baş mı kaldıracaklar, kendilerine kurtarılmış bölgeler mi yaratacaklar, yoksa vazgeçip gidecekler mi?


Vazgeçmiyorum; vazgeçmeyin, baskıya boyun eğmeyin, çağdaş bilimin prensipleri dışında hiç bir şeye boyun eğmeyin, gerektiği her yerde ve herzaman hak ettikleri cevapları verin.


Ancak korkaklar, cahiller tarafından yönetilirler.

6 Aralık 2007 Perşembe

Bir Şarkının Üzerine

Belki bilirsiniz, belki de hiç duymadınız ama “Pink” isimli bir şarkıcı var, Amerika Birleşik Devletlerinde. Gerçek adı; Alecia Beth Moore, bir çok sanatçının yaptığı gibi o da kendine uygun bir lakap yaratmış. Önce “Pink” (yani pembe) denilince böyle şeker tadında, genç kız müzikleri yapan biri diye düşünebilirsiniz, ki ben öyle düşünmüştüm, ilk müzik videosunu geçtiğimiz günlerde izlemeye başladığımda; yanılmışım. Bu 30 yaşlarına yaklaşmış dostumuz da “azınlıkların” şarkıcısıymış. Yahudi bir anne ve İrlanda’lı bir babadan geliyor olması değil söylemek istediğim, öyle bir şarkı yazmış ki, şaşırıp kaldım.

Şarkısının adı “Dear Mr. President” (Sevgili Başkan), fırsatını bulursanız, mesela Internet’ten, dinleyin, müzikleri de, sesi de güzel, ama asıl sözleri çok anlamlı. Hesap soruyor, ABD Başkanı George W. Bush’dan, evsizlerden başlıyor, zor koşullarda çalışanlara, ekmek parası peşinde olanlara, gözü yaşlı annelere, çocuklara ve ülkesi ile sınırları olmayan bir yerde savaşan ve ölen askerlere kadar herşeye dokunuyor. En çok da “aptal değiliz, kör değiliz” dedikten sonra “nasıl olup da aynada kendi yüzüne bakabiliyorsun, nasıl olup da uyuyabiliyorsun, nasıl olup da başın dik yürüyebiliyorsun” diye soruyor.

Dünyanın her yerinde aynı, Sevgili Pink, ben de bilmiyorum, hiç bilemiyorum, ben de soruyorum aynı soruyu, nasıl olup da yürüyorlar sanki hiç bir şey olmamış gibi, sanki herşey daha iyiye gitmekteymiş gibi hissettimiyorlar mı; şaşıyorum. Şaşıp da kalıyorum.

Şaşıp kalıyorum, son 5 yılda o güne kadar yaptığı tüm birikimleri yitirilmekte olan süklüm püklüm, kabullenmiş insanlar görüp de,

Sokaklardaki hırsızlıkların, yüksek gökdelenlere, devletin her kademesindeki kokuşmuşluktan dolayı mazur görünmeye başlanmasına,

Yere düşen insanı kaldırmak yerine, görmezden gelmek ve köşeyi dönmeye çalışmak garip gelmiyor ya birilerine, işte o zaman da şaşıp kalıyorum,

Kendisine küfredip, ülkesinin varolma sebebine, onu yoktan var edenlere saldıranların, her yerleri işgal etmekte olmaları vız geliyor ya, dudaklarım uçukluyor,

Ülkenin gidişatını haber vermekte olan yanlı-yansız bir kaynağa gözüm çarpmasın istiyorum, yine bir gencin bir yerlerde öldüğünü duymayayım diye, bu durum umurlarında olmayanlara öylece bakakalıyorum,

Hep aynı kervanı sürmekte olanlara, sürüyü gütmekte olanlara gık demeyenlere ne diyeyim bilemiyorum,

Daha da zenginleştirilene hiç bir diyeyeceğim yok elbet, sus payı alıp da günü kurtaran fakire de diyeceğim kalmadı, ama varını yoğunu, işini, eşini, çocuğunu kaybetmesine karşın bunları başları dik yürütenlere şaşırıp kalıyorum.

Hepsinin suratlarına, gözlerimi gözlerine dikerek ve hiç ayırmadan bir şarkı söylemek istiyorum; “benimle yürümek istemezsiniz”. Biliyorum bunlar azınlık şarkıları ...

6 Ekim 2007 Cumartesi

Cumhuriyet’in Çınarları

Bir önceki yazımda bahsettiğim Çankaya Caddesini, yani Ankara’da Atakule’den başlayıp önce Botanik Parkının güney sınırından, sonra Cumhurbaşkanlığı Köşkü ile Başbakanlık Konutu arasından geçerek, Uğur Mumcu Caddesine ulaşan yolu, oldum olası çok severim. Bu caddeyi İstanbul’da en çok sevdiğim caddelerden biri olan Dolmabahçe Sarayının yanından geçen sarayla aynı adı taşıyan yola benzetirim. Benzemesinin sebebi, yolu, bundan çok uzun zaman önce dikilmiş “çınar” ağaçların her iki tarafını da süslemesidir. Bu çınar ağaçları, yer yer caddenin üzerini öylesine kaplarlar ki gökyüzü görülmez olur ve bu ağaçlar öylesine görkemlidirler ki hiçbir gücün onları yıkamayacağını düşünürsünüz.

Çınarlardan bahsedilirken “asırlık” sıfatının kullanıldığını sıkça duymuşuzdur, öyledir de, çınarlar çok uzun ömürlü olmalarıyla bilinirler, dünyanın en yaşlı ağaçları arasında çınarlar da vardır. Güçleri ve ömürleri nedeniyele bazı topluluklar ve ülkeler bu ağaçları veya yapraklarını sembol olarak kullanmışlar, bayraklarını süslemişlerdir.

Bir süredir bu toplumda ağaç, ağaçlar, orman önemli bulunmaz olmuş, değerlerini yitirmişlerdir. Bu yüzden Timurlenk’in fillerden oluşan ordusunun ardına saklandığından bahsedilen ormanlara sahip Anadolu’muzda ancak tek tük kalmıştır, ormanlar. Kimi köylümüz bir parça daha ekilecek alan yaratmak için ağaçları ve ormanları baltalamakta ve yakmakta hiçbir rahatsızlık hissetmez. Bundan dolayıdır ki, aynı köylünün toprakları, yani bizim topraklarımız erozyonlarla yitip gitmektedir, sel felaketleri yaşanmaktadır ve susuzluk çekilmektedir.

İşte böyle katledilen ağaçların olduğu ülkemiz topraklarında çınarların gölgelediği caddeler bana cennet köşeleri gibi gelmiştir.

Bir ya da iki yıl kadar önce aziz belediye başkanımız İ. Melih Gökçek’in emrindeki Park ve Bahçeler Müdürlüğü çalışanları (kendilerine bahçıvan demek sureti ile bahçıvanlara hakaret etmek istemediğimden çalışan kelimesini özellikle kullanıyorum, muhtemelen bunlara cellad diyerek yine pek de kutsal olduğunu düşünmediğim başka bir mesleğe bile hakarek etmiş olabilirim) bahsettiğim Çankaya Caddesi çınarlarını budadılar. Bu budama işlemi öylesine bilinçsizdi ki, ilk defa gördüğümde ağladım: Bu ağlama kelimesini benzetme sanatı olsun diye söylemiyorum, hem kesenleri göre göre elimden birşey gelmediği için sinirimden hem de bilinçsizlik sonucu kelleşen, çirkinleşen ve o olağanüstü masalsı hallerini yitiren ağaçların görüntüsünden ağladım.

O güne kadar gördüğüm hiç bir budama çalışmasına benzemiyordu bu kez gördüklerim, o koca çınarların üzerlerinde hiç bir yaprak kalmamacasına buduyorlardı. Çınarların hiçbir sebeple tepelerinden budanacaklarını sanmıyorum, olsa olsa altlardaki dalları, gelip geçen araçlara zarar vermemek için kesilebilirdi, ama yapılan katliamdı. Açık söylemek gerekirse, o tarihte, bu yapılan budamanın altında hiçbir şeyin olacağını düşünmedim, bu katliamı bilinçsizliğe, bilgisizliğe yordum.

Bir süre sonra o güçlü çınarlardan büyük bir kısmı toprağı kavramış olan o güçlü kolları ile hayatı da kavradılar ve tekrar yapraklandılar. Ancak bazıları bu katliamdan sağ çıkamadılar, sanırım oniki adet çınar kuru, kupkuru kaldı. Belediyemiz bu kuruyan ağaçlardan bir ikisini kesti diğerlerini olduğu gibi bıraktı, bu gün bu caddede ilerlerken sizler de beş altı tane kuru çınar ağacı ile karşılaşabilirsiniz. Görünen oyduki, ölenler diğerlerine oranla daha genç çınarlardı, güçlü olanlar her yerde olduğu gibi ayakta kalmayı, yaşamayı başarmıştı. Bilinçsizlerin yaşadığı yerde çınarların yaşayabilmesi için güçlü olmaları gerekiyordu.

Çınarlar güçlüdür, hem de çok güçlüdür. Ege denizinde Bodrum açıklarındaki Yunanistan’a ait Kos adasında ünlü antik çağ bilim adamı, bugünkü modern tıbbın ilk tohumlarını atan ve tıp doktorlarının onun adını verdikleri yemini ederek görevlerine başladıkları, Hipokratın yaşadığı yerde büyüdüğü ve onun zamanından kaldığı söylenen bir çınar ağacı vardır. Osmanlı idaresinde de, günümüzde de korunma altında olan bu ağacın tam ortasına düşen bir yıldırım ağacı parçalara ayırmıştır. Bazı bölümlerini kaybetmesine karşın Hipokratın çınarı ayaktadır, bütün görkemiyle durduğu avluda gökyüzüne uzanmaktadır. Bazı dallarının altına destek koyulmuş olmakla birlikte ana gövde büyük bir heybetle izleyicilerine gülümsemektedir. Çınarlar güçlüdür, kesmeye, budamaya kalkan cahillere, düşen yıldırımlara dayanabilirler ... eğer toprağa sıkı sıkıya sarılmışlarsa.

Geçenlerde iş yerime giderken, her gün olduğu gibi yine Cumhurbaşkanlığı Köşkünün önünden geçiyordum. Trafiğin belirli bir yerde sıkışmaya başladığını gördüm. Belediye tarafından konulmuş işaretlerde kaldırım çalışması yapıldığı belirtiliyordu. Bu kaldırım sadece sabah ve akşamları yürüyerek veya koşarak spor yapmak isteyenlerin kullandığı bunun dışında çok nadiren üzerinde yaya görebileceğiniz bir yerdir. Normalde spor yapanlar dışında pek fazla ziyaretçisi yoktur, bu kaldırımların, arabanızla bu kaldırımlara veya yanına park edemezsiniz, hemen Cumhurbaşkanlığını korumakla görevli askerlerce uyarılırsınız, aracınız tesadüfen burada bozulsa bile hemen çekici gelir ve götürülür.

Geçtiğimiz dönemde belediyemiz hemen heryerin kaldırımını yaparken buradaki kaldırımları yenilememişti, belki 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer istememişti, belki kaldırım yeteri kadar dayanıklı görünmüştü ya da bilemediğim başka bir şey değiştirilmesini engellemişti.

İlk aklıma burayı kullanmakta olan sabah yürüşçüleri için yürümeye daha elverişli bir yolun belkide atletizme de olanak sağlayacak bir tartan yolun yapılacağı geldi. Hatta için için “görüyor musun köşke yeni yerleşen bey ile aynı politik fikri paylaşan belediye başkanı halkı daha mutlu edecek ve onlara şirin görünecek bir proje yapıyorlar” diye düşünüp, daha önce başkalarının aklına gelmemiş olmasına bozulmuştum. Çalışmalar ilerleyince anlaşıldı ki spor için olmaktan çok Cumhurbaşkanlığı Köşkünün çevresine yakışacak gösteriş ve masrafta (!) bir kaldırım yapılmaktadır.

Kaldırımın lüzumsuz derecede pahalı taşlarla yapılması, trafiğin iki şeride düşürülmesinden dolayı sıkışması, burada spor yapmakta olan vatandaşlarımızın bu olanağının bir süre için ellerinden alınması beni çok üzmedi. Bunlar alıştığım şeylerdi ne de olsa, her gün orada ya da burada benzer faaliyetler görüyordum, benzer şeylerle karşılaşıyordum, artık kanıksamıştım. Yaklaşan yerel seçimlerde halka ücretsiz dağıtılarak oy istenecek malzeme (mesela un, makarna, bakliyat) için paraya, bu parayı temin etmek için yüksek bütçeli işlere, ve bu işleri alacak ve malzemeleri finanse edecek müteahitlere gereksinim vardı. En pahalı malzemelerle, yeni kiracısı olan ve türbanlı, okumamış, genç kız meraklısı, sabıkalı zatın, köşkünün önüne kaldırım yapmak da bir parça destek olurdu bu planlara, garip değildi, alışmıştık.

Beni dehşete düşüren şeyi bu gün farkettim,

çınarlar ...

Cumhuriyetin sembolü çınarlar ...

çınarlar, çalışmalar sırasında öldürülmeye çalışılıyordu.

Kimi iş araçları

bu yüce asırlık çınarlara

vuruyorlar,

kimi dallar kırılarak yere indiriliyor,

kimi ağaçların kökleri iş makinaları tarafından

kopartılıyordu.

Şimdiden

dört çınar öldürülmüştü

ve erkenden gelen

ve dondurucu bir soğukla karşılaşmış gibi

Sonbahar’ın

doğal olarak yapraklarını sarıya boyamasını yaşamadan

yeşilden beyaza dönmüştü yaprakları,

ölüyorlardı,

öldürülüyorlardı,

toraktan koparılıyorlar,

dalları kırılıyor,

koskoca asırlık ağaçları kurutuyorlardı,

köklerine beton dökülüyordu.

Bu kez ağlayamadım

elime yeşille beyaz arası kalmış yapraklardan birini aldım

sessizce bekledim

sonra nöbetçinin düdüğünü duydum sonra

“aracımı orada durduramayacağımı” söylüyordu

ağlamaya fırsatım bile olamadan uzaklaştırıldım

Bizler dur demezsek çınarlar birer birer öldürülecekler

çoktan başladı katliam

genç yaşlı demeyecekler

önce budayacaklar sonra ...

yaşamak için direnenlerin köklerini sökecekler topraktan

Cumhurbaşkanlığı Köşkünün içindeki de

kaldırımları değiştiren dışarıdaki zihniyet de aynı


Ümidim bu öldüğünü gördüklerim dışındakilerin

ayakta kalması

ve Cumhurbaşkanlığı önündeki çınarların başına gelenlerin

asıl Cumhuriyet Çınarının başına gelmemesi

Bilinçsiz Çoğunluk

Son dönemde yapılan değişikliklerle kıymetli belediye başkanı İ. Melih Gökçek ve avenesi Cumhurbaşkanlığı Köşkünün önünden geçen adı da Çankaya Caddesi olan caddeyi önce tek yöne dönüştürdü. Böylece iki şerit gidiş iki şerit geliş olan ve arasında kaldırım bulunmayan bu yol dört şeritli ve Atakule yönünden Uğur Mumcu Caddesine doğru tek istikamette akmaya başladı, sonra Kuğulu Park civarına yapılan alt geçitlerle (ki bu alt geçitler tamamlandıktan sonra yine Çankaya Caddesi gibi gidiş geliş olmaktan çıkarılan ve ortadaki kaldırımı yok edilen, Kuğulu Park’tan Atakule istikametine doğru hizmete açılan Cinnah Caddesi ve yine benzer akıbete uğrayan Atatürk Bulvarının Kuğulu Park ile Çankaya Köşkü arasındaki kısmı) hizmete açıldı. O tarihe kadar yaşanan trafik sıkışıklarına (ki benim evimle iş yerim arasında olan bu caddelerde, ABD Başkanı, Papa gibi yabancı konuklar için alınan önlemlerden dolayı ve yoğun kar yağışları dışında büyük bir problem yaşandığını hiç görmedim) çözüm olarak oluşturulduğu beyan edilen bu değişiklik neredeyse hiç bir olumlu değişiklik getirmedi. Üstelik Ankara’nın diğer birçok yerine yapılan lüzumlu ve lüzumsuz altgeçitlerin sonucunu paylaştı ve sadece araçları düşünen sistem yüzünden karşıdan karşıya geçişler sorun oldu, kuş uçumu en kısa mesafeleri aşmak için uzun bir sürüş yapmak gerekliliği ortaya çıktı.

En korkunç sonucu ise; Eskişehir yolunda ve İstanbul yolunda tamamlanmış altgeçitlerde yaşandığı gibi birçok vatandaşımız aşırı süratle gelen araçların çarpması sonucu hayatını kaybetti. Altgeçitlerin yapılmasından sonraki 2 yıl içinde ölen yaya sayısı, Ankara’da altgeçitlerin açılmasından önceki 20 yıl içinde ölen toplam yayalardan fazladır. İki yılda altgeçitlerin sebep olduğu kazalarda ölen yayaların sayısı Ankara’da terörist eylemlerle ölen vatandaşlarımızın sayısını misli misli üzerinde.

Terörizm için bir araya gelip, bombalı eylem sonrası büyük bir hasar gören çarşılarımızı bayraklarla donatan, teröre lanet okuyan, katillerin bulunmasını ve cezalandırılmasını isteyen halkımız, korkarım, önümüzdeki yerel seçimlerde, teröristlerden daha çok kişinin ölümüne neden olanları tekrar işbaşına getirmekte bir sakınca görmeyecektir. Bu tezatlıklarla dolu bilincimiz beni hayretlere düşürüyor. Bir otobüs durağına bomba bırakan teröristlerle, altgeçitleri yaparken gerekli düzenlemeleri yapmayan görevlilerin aynı kefeye konularak yargılanmasından bahsetmiyorum. Elbetteki insanları öldürmek için eylem yapanları lanetliyorum, en ağır cezaların verilmesini istiyorum, bunların eylemlerini yapamadan kıskıvrak yakalanmalarını istiyorum. Ancak görevini doğru düzgün yapmadığı için ölüme sebebiyet verenlerin de ceza almıyor olmalarını, bırakın ceza almayı tam tersine övgüyle anılmalarını hatta tekrar kafamıza sindirim sistemlerinde tüketilmiş olanları bırakması için işbaşında tutulmalarını açıklayamıyorum.

Her kim ki bir insanın canına bilerek, bilmeyerek, görevini kötüye kullanarak, görevinin gereğini yerine getirmeyerek, tedbirsiz davaranarak kasdetmiştir ve dahası bu canın kaybedilmesine sebebiyet vermiştir, cezalandırılmalıdır.

Bunu yürürlükteki kanunlar yapmıyorsa halkın yapmasını beklerim ... ama nerede ... bu temenniler olsa olsa bir rüyada olur. Devam edecek olan ise aynı kabus, teröristlerden daha çok can kaybına yol açan bir muhteremin sahnelediği, bilinçsiz çoğunluğun alkışladığı bir trajedi.

28 Eylül 2007 Cuma

Yalakalar

PINAR KÜR (bana gelen mesajda böyle yazıyordu, değilse bile okunması gereken bir yazı)

VARLIK DERGİSİNE YANIT

Ülkemizdeki son siyasi gelişmelerin bir ‘İkinci Cumhuriyet’ tanımına değil, düpedüz ‘İkinci Saltanat Dönemi’ tanımına uyduğunu ve memleketin tüm kalelerinin zapt edildiğinin resmini çizdiğini korkuyu aşan derin bir dehşetle gözlemlemekteyim. Tamamıyla yanlış bir demokrasi anlayışının şakşakçılığını yapan birtakım medya ileri gelenleri (ki bunlar bir vakitler solcu geçinirlerdi) ağızlarının içinde ‘Ya Allah bismillah’ diyerek, avazları çıktığı kadar ‘Padişahım Çok Yaşa’ naraları atmaya başladılar bile.

Ve bu takım öyle bir curcuna koparıyor ki, gerçek özgürlüklerden söz etmeye kalkışanların sesleri karambola geliyor, yanıtsız kalıyor

Ordu-Sivil bürokrasinin her zaman karşısında durmuş, kadın-erkek eşitliği ve düşünce özgürlüğü konularında elimden gelen savaşı vermiş, bu yüzden üniversitedeki görevimden kovulmuş, yazdıklarım dolayısıyla hem sıkıyönetim hem de sivil mahkemelerde yargılanmış, kitapları yıllarca yasaklanmış, gene de bu güne kadar kendi çapımda sesimi duyurmak olanağını bulmuş biri olarak, camilerin kışla, minarelerin süngü olduğu bir düzende haykırsam bile sesimi duyan olacak mı?

Cami-minare düzenine utanmadan ‘demokrasi’ adını verenler kendi çocuklarını ne kadar karanlık bir geleceğe mahkum ettiklerinin farkında değiller mi? On dört yaşında okuldan alınıp, başı bağlanıp evlendirilen birine ‘First Lady’ olarak ‘temenna’ edenler, Cumhuriyetin kızları olan annelerinin yüzüne bakabiliyorlar mı?

Açlıkla savaşan insanlara hiçbir gerçek yaşama imkanı önermeyip sırf erzak dağıtarak, seçim öncesi üç-beş günlük rahatlama sağlayarak, dini imanı zaten para olan iş çevrelerini ise ‘istikrar bozulursa haliniz harap’ diye korkutarak yüzde 46 civarında oy alıp iktidara gelen bu hükümetin kazandığı seçimin, demokrasinin zaferi falan değil, düpedüz demagojinin zaferi olduğunu ve bunun kazananının AKP değil USA olduğunu sahiden bilmiyorlar mı, yoksa az çok okur-yazar olanları bile aptal yerine mi koyuyorlar?

Bu ülkedeki solun soluğunu tank sesleri ve işkence odalarının dışarıya ulaşamayan çığlıklarıyla susturanın, dincilerin yolunu açanın 1980 darbesinin dedesi Kenan Evren ve avenesi olduğunu aniden unutan, demokrasi ve laiklik kavramlarına uygar dünyanın hiçbir lügatında yer almayan tanımlamalar yakıştırmaya çalışan, kadınların ancak ikinci sınıf insan olarak yaşamayı kabullendikleri takdirde ‘demokratik!’ düzende var olabileceklerini savunarak zamane padişahlarına yaranma yarışına girenler adına utançtan yerin dibine geçiyorum.

12 Mart ve 12 Eylül darbeleri dünya güzeli gencecik insanları darağacına göndermişken, nice yazarı, düşünürü hapislerde süründürmüşken, bu cehennemden canını kurtarmışları ‘orduyla işbirliği yapan laik-elit’ olarak nitelemek ne tür bir vicdansızlık ya da gaflet ve delalet gerektirir? Çifte padişahlarımızın her türlü vicdansız gaflet ve delaletlerini anlayışla karşılıyorum da, onlardan zaten başka bir davranış beklemiyorum da, anlı şanlı medya mensuplarımızın arka planda çatlak sesli bir koro oluşturmaları karşısında bir kez daha utançla yerin dibine geçiyorum.

Gene de bir umuda sarılmaya çalışıyorum. Darbeler ve yalakalar, her türlü gerçek muhalefetin örgütlenmesini, dış güçlerin de etkin ekonomik desteğiyle engelleyerek, başımıza çifte padişahın oturmasını sağlamakla birlikte halkımızı tamamen kandırmayı başaramadı. Sahte demokratlar istedikleri kadar zafer çığlıkları atsınlar, seçim sandıklarında yapılığı iddia edilen türlü yolsuzlukları dikkate almasak bile, çoğunluk hâlâ bizde.

Yüzde 46 ya el pençe divan duranlar, yüzde 53e terbiyesizlik etmesinler

Günü geldiğinde onlardan da hesap sorulur..

22 Eylül 2007 Cumartesi

Hamlet'ten

Olmak ya da olmamak,
işte bütün mesele bu.

Gözü dönmüş talihin sapanına, oklarına,
için için katlanmak mı daha soylu,
yoksa bir dertler denizine karşı silaha sarılıp
son vermek mi onlara?

Ölmek, uyumak…
Hepsi bu… ve bir uykuyla
yürek sızısına ve bedeni bekleyen
binlerce doğal darbeye son verdik diyebilmek…

Hangi insan gönülden istemezdi bu bitişi!

Ölmek, uyumak… uyumak, belki rüya görmek.
Ha! İş burada. Çünkü o ölüm uykusunda,
şu fani bedenden sıyrılıp çıktığımızda,
göreceğimiz rüyalar bizi duraksatır ister istemez.

İşte felaketi onca uzun ömürlü kılan da bu.

Kim katlanırdı yoksa zamanın kırbaçlarına,
küfürlerine,

zorbanın haksızlığına,
kibirli adamın hakaretine,

hor görülen aşkın acılarına,
adaletin gecikmesine,

devlet görevlisinin kendini bilmezliğine;
sabırla bekleyen erdemli kişinin,
değersiz insanlardan gördüğü muameleye,
insan yalın bir hançer darbesiyle hesabı kesebilecekken?

Kim katlanırdı, bu yorgun yaşamın yükü altında
homurdanıp terlemeye,
ölümden sonraki bir şeyin korkusu olmasaydı?

Sınırlarını bir geçenin, bir daha dönmediği
o bilinmeyen ülkenin korkusu kafamızı karıştırıp,
bizleri, tanımadığımız dertlere koşup gitmektense,
başımızdakilere katlanmak zorunda bırakmasaydı?

İşte bunları düşündükçe
ödlek olup çıkıyoruz hepimiz,
ve işte böyle kararlılığın doğal rengi,
endişenin soluk gölgesiyle bozuluyor;

Bulutları hedef alan büyük ve iddialı atılımlar,
bu yüzden yörüngesinden sapıyor
ve bir girişim olmaktan çıkıyorlar.

15 Eylül 2007 Cumartesi

İnanç ve Saygı

Bir kaç elektronik posta grubuna üyeyim, evinde ve işyerinde bilgisayarı olan bilgisayar gediklisi bir vatandaş için normal sayıda gruptan, Internet üzerinden, günlük beş-on adet mesaj gelir, ortalama. Bazı dönemlerde, seçim öncesi, miting öncesi, önemli ve kamuoyunda tarışılması söz konusu olan olaylar olduğunda bazen de elbette sadece grup içindekileri ilgilendiren bir şeyler haber verilirken. Kimi zaman birinin çok hoşuna gitmiş olan bir mesajı veya bir bilgisayar virüs tehlikesini haber veren mesajlarına da rastlamak mümkündür. Hatta bazen çeşitli komik fotoğraflar veya karikatürler de gönderilir.

Genellikle bu grupların hepsinde, aslında grubun kuruluş amacı farklı olmasına karşın, toplumun her kesimini ilgilendirecek konular mutlaka tartışılır. Bir bilişimci grubunda, Atatürkçülük konusunda bir mesajı görebilirsiniz, ya da ülkenin gidişatının yanlışlığını kendi bakış açısı ile anlatan bir grup üyesi ile karşılaşabilirsiniz. Hatta taraftarı olduğunuz takımın bir mesaj grubunda da Cumhuriyet mitinglerine katılımı arttırmak için mesaj geldiğine şahit olabilirsiniz.

Üye olduğum gruplardan bir tanesi de, mezun olduğum üniversitenin öğrenci danışmanlığı programının üyelerinin, yani mezun olmuş olanlarla, henü okumakta olanların bulunduğu bir grup. Geçenlerde bu gruba gelen bir mesaj yeni ir tartışma başlattı, grupta. Bir üye şehirlerarası otobüslerin namaz kılınmak için olmadık yerlerde mola vermesini protesto ediyordu, bunun mantığa uymadığını hatta din kurallarının içinde bile yolculuk sırasında dini görevlerin yerine getirilmesinin zorunluk olmaktan çıktığını belirten mesajlar geldi. Elbette karşı görüşte olanlar da, görüşlerini dile getirdiler; bir çok üyesinin çağdaş bir Türkiye’den yana olduğunu sandığım bu grupta 22 Temmuz’dan sonra birdenbire seslerini yükselten, “nasıl, seçim sonuçları güzel oldu mu ?” türünden mevcut hükümet yanlılarını da sık sık duymaya başlamıştık ki, bunlardan bir kaçı “dini özgürlüklerden” bahsetti. Tabi cevap olarak “protesto özürlüğünden” bahsedenler de oldu.

Gözünüzde bu mesajı ilk yazan yani, ibadet için durulmasını protesto eden kişi olduğunuzu hayal edin, lütfen. Siz böyle bir durumda ne yapardınız bilemiyorum, ama, ben de çok sinirlenirdim, sanırım. Öyle her bireyin ibadedi için ayrı ayrı duracak olursak varacağımız yere mümkün değil varılamaz derdim. Düşünsenize otobüsde yer alanlardan bazıları Hristiyan, Musevi, Budist, Hindu, ... olsa her birinin e hatta bunların mezheplerinin hiç bilemediğim ibadetleri için ayrı ayrı durulması mantıklı olabilir mi ? Bunun üzerine ülkemizin nüfusunun yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğunu söyleyecek olan bireyler vardır mutlaka, ama hem kalan yüzde birinin dini isteklerinin yerine getirilmesi açısından, hem de yüzdedoksandokuzunun içinde kalan yaklaşık olarak nüfusun yüzde otuzuna yakınını oluşturan ve nüfus cüzdanlarında ve bir sürü istatistikte Müslüman diye görünmesine karşın Müslümanlığın temel beş kuralından bir kaçını (namaz kılmak gibi) yerine getirmeyen benim gibi AZINLIK üyelerinin haklarını nasıl korunacak.

Yarın bir grup vatandaşımız kalkıp kendilerine göre yeni bir mezhep kursalar, hatta yeni bir din oluşturduklarını iddia etseler ve ibadet olara her beş dakikada bir, takla atıp sonra güneşe dönüp dua etmeleri gerektiğini söyleseler, otobüsü beş dakikadan bir durdurmamız gerekmezmiydi.

Bir yanda bu tartışma devam ederken benim zihnimde farklı bir daha senaryo canlandı.

22 Temmuz 2007 akşamı, alanları doldurmuş olan mitinglerdeki, o, sonuna kadar savaşmaya gelmiş insanların istediği olmuş ve 22 Temmuz’a kadar ülkenin yönetimini sürdürmüş olan AKP, zor bela barajı geçebilmiş olsaydı. Mecliste yirmiden az milletvekili ile temsil ediliyor olsa ve seçim öncesi görünmez bir şekilde ya da oy verenlerin açık şekilde seslendirdikleri gibi bir kaç partili bir koalisyon kurulmuş, zedelenmiş olan Türkiye Cumhuriyetinin temel değerleri onarılıyor, çağdaşlığa giden yola tekrar girilmiş, ülkenin her yerinde barış sağlanmış, çıkar peşinde olanlar temizlenmiş, dini siyaseti biribirine karıştıranlar ayıklanmış, hatta bir çok eski görevli hakkında soruşturmalar başlatılmış olsaydı.

Böyle bir şey gerçekleşmedi, gerçekleşmezdi diyebilirsiniz ama öyle hayal edin bir an için; ve yukarıda bahsi geçen otobüsdeki yolcu olduğunuzu da hayal edin. Otobüsdeki Müslüman yolculardan birinin şöförden ve diğer yolculardan dini görevini, namaz kılmayı, yerine getirmek için izin istediğini düşünün. Tekrar o an içinde bulunduğumuz durumu hayal edelim, tekrar hatırlatırım ülkede her şey iyiye gidiyor, bir daha yeniden ortaya çıkmamak üzere dini siyasete alet edenler, ülkeyi islami kurallarla yönetilen bir yere çevirmeye çalışanlar ayıklanıyor, cezalandırılıyorlar, bir daha yaşananların başımıza gelmemesi için her çocuk, genç en iyi olanaklarla ve çağdaş düşüncenin ışığında eğitim alıyor, din bireylerin vicdanları dışında kimsenin boyunduruğunda değil ve olmayacak...

Ve soruyorum bu dini görevini yerine getirmek isteyen kimseye hayır izin vermiyoruz diyebilir misiniz?

Ben, izin isteyen birini kıramam, “hayır dini görevini yerine getirme” diyemem. Bu ibadetin onun için çok önemli olduğunu düşünürüm.

Asıl daha önemlisi, o vatandaş da hayal ettiğim böyle bir ülkede bunu sormaz, bilir ki diğerlerine karşı göstereceği saygı, ona gösterilecek olan saygıdır.

Arşiv