Başka bir yerlerde yaşıyormuşuz, memlekete dönmemiz gerek

12 Eylül 2007 Çarşamba

Batı Neden Türkiye’deki İslami Oluşumu Destekliyor ?

Uzun bir süredir batı’nın gelişmiş ekonomilerinin neden AKP’yi desteklemekte olduklarını anlamakta zorlanıyordum. Öyle ya, Türkiye’deki şimdi azınlık olduğu anlaşılmış olan bizler, yani laik bir devlet yapısı içinde (laik birey değil, laik toplum, laik devlet, laik Türkiye diyenler) yaşamak isteyenler, Avrupa Birliğinin de, Amerika Birleşik Devletlerinin de yönetim sistemlerine, ekonomik yapısına ve herşeyden önce kültürel yapısına daha yakın insanlarız, bunun gün gibi ortada, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde olmasına karşın son seçimlerden önce batı dünyası, hükümetleri, basın-yayın kuruluşları ile olduğu gibi AKP’nin ve yöneticilerinin yanında yer almışlardı.

Bir süre, seçimden önceki hükümetin AB’ye ve ABD’ye vermekte olduğu tavizlerin bir sonucu olarak; daha çok taviz almak, daha çok ülkemize yerleşmek, daha çok sömürmek isteği ile batılı hükümetlerin AKP’yi desteklediğine inandım. Hala da bu konuda fikrim değişmedi yani batı’nın Türkiye’yi sömürebilmek için daha zayıf ilişkilere sahip yöneticileri desteklemesini garip bulmuyorum. Ancak bu öyle bir destekti ki pek karşılık almadan da Avrupa Birliği de, ABD de gözü kapalı olarak o tarihteki hükümetin arkasında yer aldıklarını, uygulanmakta olan politikadan vazgeçecek anlayışlara, Türk halkının hiç bir şekilde destek vermemesi gerektiğini utanmadan ve sıkılmadan, ülkemiz içişlerine karışacak kadar ileri giderek bağırdılar.

Öyleyse diye düşünmüştüm; uygulanmakta olan politikada bu ülkelerin çıkarlarına olan bir şeyler olmalı. Sonra, bu ülkelerdekilerin, diğer partilerin seçimi kazanmaları durumunda, AB ve ABD ile bağları koparmaya niyetli oldukları varsayımı ile hareket ederek bu bağların kopmasını istemediklerini düşündüm. Muhalefet partilerinin bu yönde bir açıklama yapdıklarını hatırlamıyorum, hatta yurtdışı turları yaparak destek bile aradıklarını hatırladığım parti yöneticileri bulunuyor. Böyle bir anlayış içinde olabileceklerini ülke basınımızın hükümeti destekleyen kısmının öne çıkarmış olduğunu da hatırlayamıyorum. Böyle bile olsa, 1950’li ve 1960’lı yıllardan bu yana gelişmiş olan ilişkilerin bir kalemde hiçbir yönetim tarafından silinemeyeceğini bilmeyecek kadar olmasalar gerek, bu batılı ülke yöneticileri. Olsa olsa radikal islamcı bir devrim ile gerçekleşebilecek bir durumdan bahsediyorsunuzdur, eğer tüm ilişkilerin koparılıp atılacağını söylüyorsanız. Öte yandan ilk başında da belirttiğim gibi laik düzeni savunan toplum, batıdan kopmak şöyle dursun tam tersine daha da bütünleşmenin arzusu içindedi, hala da büyük bir çoğunluğunun böyle düşündüklerini biliyorum. Hal böyle olunca da belki sonuna kadar olmasa bile batının böyle bir anlayışı desteklemesi de, ya da en azından kösteklememesi beklenirdi.

Fakat, 22 Temmuz’dan önce, AB ve ABD fonları AKP’nin seçim için kullandığı fonlar olarak kullanılacak şekilde düzenlendi, fakir halka yardım yapan devlet aslında AB’den ve ABD’den aldığı kredileri, hibeleri dağıtıyordu, yardım devlet yardımı gibi değil parti yardımı gibi yapıldığı için de halk sosyal psikolojinin de emrettiği gibi “sana bir şey verene sırtını çevirme, onunla bağ kur, karşılık ver” yaklaşımını yerine getirdi ve tercihini iktidar partisinden yana kullandı.

Hatta seçim öncesi her türlü yabancı fon öylesine hükümet tarafından kullanıldı ki bir çok hükümet yanlısı firmanın iş makinaları, fabrikalarının eksik demirbaşları, AB hibeleri ile yine yalnız hükümet yanlısı firmaların katıldığı ihalelerde karşılandı. Bu kadar büyük bir desteğin altında başka birşeyler olmalıydı, zira aynı AB, hibe edilen her Euro’nun hesabını kuruş kuruş tutmaktayken birdenbire ortalıkta duran, hiç gizlenmemiş bu hesabı görmezden gelmeyi tercih edivermişti.

Bugün International Herald Tribune gazetesinde çıkan bir makale birdenbire bu olayın bambaşka bir boyutunu kavramamı sağladı; makalede; “islam devletlerinin Türkiye’yi kendilerine lider olarak almadıklarından” yakınılıyordu. Oysa Türkiye’deki “ılımlı islam” anlayışının ne kadar güzel olduğundan, AKP’nin ülkeyi ne kadar güzel yönettiğinden, Türkiye’de herşeyin ne kadar da iyi gittiğinden bahsediliyordu.

Benim anladığım, Türkiye bir “yem”di, radikalleşmekte olan islam ülkelerin önlerine koyulacak bir yem. Oltanın öte ucunda AB ve ABD, yani batı vardı, yemi yutan islamcı devletler, toplumlar daha ılıman denizlere doğru çekilecek veya akvaryumlara konulacaktı. Türkiye bir rol modeliydi, ılımlı islamdı, her islam toplumunun bunu izleyerek refaha ulaşması mümkün olabilirdi!

Ülkemiz yem haline getirilmişti, hesaba göre, islam çoğrafyasındakiler bu yeni anlayışı beğenecekler ve kendi devletlerinin de böyle olabilmesi için değişim başlatacaklardı. Böylelikle radikal islamın kendisi ve getireceği tehdit ortadan kaldırılacak ve kontrol edilebilir bir dünya yaratılacaktı. Çünkü özellikle batıdan bakıldığında islam olarak görülen Arap ülkelerinin ekonomilerini yönetmek, Arap toplumlarını yönetmek ile aynı şey değildi, bu çoğu cahil kalmış bireylerden oluşan topluluklardaki insanlar kolaylıkla kandırılabiliyor ve bir sürü insanın canına mal olacak bir eylemin teröristleri oluyorlardı, kolaylıkla kendi canlarından vazgeçebiliyorlardı. Oysa ılımlı islama dönen ve kültürel deformasyon yaşayan islam toplumları ehlileştirilebilirdi.

Peki Türkiye’nin tamamen laik ve çağdaş anlayışı destekleyen bir ülke olması daha iyi bir örnek teşkil etmezmiydi bu islam toplumları için ? Cevap; “kesinlikle hayırdı”. Çünkü islam topluluklarında çağdaşlaşmanın önünde duran imam/hoca/din adamı grupları bu kadar bu büyük bir adımın atılarak batılaşacak bir toplumu engellmekteydiler. Bu imtiyazlarını kaybetmek, toplumu yönlendirme şansını yitirmek demekti. Onun yerine islamcı olduğunu açıkça gösteren, tüm islami kuralları yerine getirdiğini göstermek için bütün çabaları sarfeden yöneticilerin yönettiği bir ülke örnek alınabilirdi, diğer islam toplumları tarafından.

İşte Türkiye bu nedenle, çağdaş, batılı bir yönetim tarzındansa, ılımlı islami yönetime doğru itilmekteydi. Bunda tüm batı dünyasının çıkarı vardı, hem Türkiye ile uğraşmaktan kurtulacaklar, kolay bir lokma olarak sömürmeye devam edeceklerdi, hem de islam ülkelerinden bazılarını radikal düşünce yerine ılımlı islam düşüncesi ile tehlike olmaktan uzaklaştıracaklardı.

Ilımlı islam; batılılar için, makyaj yapan türbanlı kadınlar, tesettürlü defileler, futboldan anlayan uzun şortlu adamlar, sömürülmeyi bekleyen bakir topraklar, ulusal bankası kalmamış faizsiz ve bağımlı ekonomik sistemler, batı tarzı eğlence ve kültürle uyuşturulmuş insanlar demekti. Bunu kim istemezdi ki ?!

Gariptir, bu makalenin yayınlanmasındna bir kaç gün önce aynı gazetede, aslında bu yazının tekzibi çıkmıştı. O haberde, Almanların “iyi müslüman toplumu” (bir nevi ılımlı islam) olarak gördükleri Türklerin de radikal davranışlar göstermiş olmasından hayretle bahsediyordu. Nasıl olurdu da yıllardır Almanya’da yaşamakta olan Yılmaz ailesinin oğulları Almanya’yı kana bulayacak bir eylemin içinde olabilirdi. Bunu Almanlar anlamakta zorlanıyorlardı, radikal islamın sadece Cezayir’de, Fas’da, Afganistan’da, Lübnan’da, Filistin’de olduğunu sanıyorlardı, oysa Almanya’daki Türkler de radikal olabiliyordu. Gazete de, haberi yazan da Almanlar gibi şaşkınlık içindeydi ...

Aslında “ılımlı islam” yoktu, varsa bile radikal islama giden yolda bir tabeladan başka birşey değildi. Türkiye’ye biçilen mintan, diğer islam toplumlarının beğenisini toplayacağına, çağdaş gömleğin çıkarılması için bir vesile olmuştu.

Dinler çatışmasında arabulucu olabilecek, çatışmayı durdurabilecek tek ülke, karşı saflara geçiyordu ve batı bunun farkına varmakta gecikiyordu.

Meraklısı için : International Herald Tribune

http://www.iht.com/articles/2007/09/07/business/turks.php

http://www.iht.com/articles/2007/09/11/opinion/edabdo.php

Arşiv